Son yazılar

13 Şubat 2018 Salı

Film Önerisi: Murder on the Orient Express & The Shape Of Water


İki film tanıtacağım. Oscar'da 13 dalda adaylığı olan The Shape of Water(Suyun Sesi) ve Agatha Christie başyapıtlarından Murder on the Orient Express( Doğu Ekspresinde Cinayet )filmleri.

Agatha Christie ile başlamak istiyorum. Çok büyük hayranıyım. Lise ve Üniversite hayatım boyunca kitaplarını okuyup biriktirdim. Annem kitaplığa bakıp maaşım der hep :) Neden bilmiyorum ama Tess Gerritsen'la benzer olduklarını düşünüyorum. Halbuki tam olarak aynı değillerdir.Belkide iki yazara da aşırı derecede takıntılı olduğum içindir.



Her ne kadar film tanıtmaya gelmiş olsam da ben size kitabını okumanızı tavsiye ediyorum daha çok.Zira kitaptaki karakterlerle filmdekiler arasında belirgin farklılıklar var. Ama filmde bir şey öğrendim, öğrendiğim şeye hem gülüp hem de ne saftrikmişim ben yahu diye tepki verdim. Agatha'nın dedektifi Hercule Poirot'ın soyadı "puaro" diye okunuyormuş. Ben daima peyrıt diye okuyarak Agatha'nın ruhuna işkence etmişim haberim yok :D 

Poirot, Sherlock'tan farklıdır elbet... Takıntılıdır. Tamamen psikoloji üzerine olayları çözümler.(Filmde bu şekilde göstermemişler misal) Kadınlara karşı cevapsız kalmaz Sherlock gibi.Vardır bir sevdiceği yani. Tam bir bıyıklı üstattır. Nazik bir Belçikalı'dır. Fakat yayınlandığı yıllar ve acımasızlığını düşündüğümde Poirot'ın hep ırkçı olduğunu düşünürüm. Belçika gibi bir ülkeden olup ırkçı olmamak garip olurdu zaten. Kral II. Leopold'un Kongo Katliamını çoğu kişi bilir. Köle sisteminin en yaygın olduğu ülke. Okurken tavırlarından, yazarın çekimser kalmasından dolayı hep böyle düşündüm. Neyse :) Filmdeki dedektif Hercule Poirot kitaptakiyle uyuşmuyor hem karakter hemde görüntü olarak :)



Filmin konusuna gelirsek:

" İstanbul ve Paris arasında sefer yapan bir tren içerisinde geçen konuları anlatmaktadır. 1930'lu yıllarda ulaşımın oldukça zor olduğu zamanlarda bir yerden bir yere en hızlı ulaşım aracı trendir. İnsanlar en güvenilir ulaşım aracı olarak gördükleri trende seyahat ettikleri sırada bir cinayete tanık olsalar da buna kendilerine sorumluluk almamak için ses çıkarmazlar. Öldürülen kişi Amerikalı ve oldukça zengin birisidir. Trende Belçikalı dedektif de bulunmaktadır, olay onu ilgilendirmese de tren karlara gömülüp saatlerce karlar içinde kaldığı için olayı inceleme şansı bulur ve cinayetle ilgili olayları tek tek not alacaktır. Ve şaşırtıcı sonla izleyicinin nefesini kesecektir."

Size film ile ilgili söyleyebileceğim bir noktada kitabı okumadıysanız asla katili tahmin edemeyeceksiniz...



Oyuncularla ilgili ise yıldızı parlayanlar olarak Michelle Pfeiffer ve Johnny Depp. Michelle Pfeiffer'ın duyguyu bu kadar iyi verebilmesi inanılmazdı. Açıkçası öylesine konu mankenliği tarzında oyunculuk beklemiştim ama kadın bir ödül bile alabilirmiş.



Ahh Johnny... Vah Johnny adamım çokta abartı olmayan görünüşüyle her zamanki gibi muhteşemdi.Yani Tim Burtons filmlerinden fırmalama gibi görünmüyordu. Oldukça olağan biri gibiydi.Adam her rolün altından kalkıyor.. Verin bi Oscar! 🏆🏆



Filmle ilgili bir diğer not 1930'ların Türkiye'sini az çok görebilecek olmanız diyeceğim ama diyemiyorum. 1930'larda sanki Fransız ve İngiliz sömürgesi altındaymiş gibi Bir İstanbul çizmişler. Evet doğrudur o yıllarda yabancılarla çok mücadelemiz ve sayelerinde yozlaşma yaşadık ama ekranda tasvir edildiği gibi değildi inanın.1923'ten sonra başörtü yasağı yoktu ama kurumlarda başörtülü çalışan falanda yoktu.Film İstanbul'u kısa da olsa fazlaca kendileri gibi anlatmışlar. Herkes pek bir fransavari giyinişliydi. Demem o ki... Tam bir İstanbul değildi. 



Trende geçen bir film olmasına rağmen kapana kısılmış gibi hissetmiyorsunuz... Bunun en byük nedeni ise kamera çekimleriydi. Yani Çekim ve yönetmenlik 10 puanlık. Filmin yönetmeni ayrıca Hercule Poirot'u canlandıran oyuncumuz.

İzlemek isterseniz film izleme sitelerinden izleyebilirsiniz.

İkinci filmim ise The Shape of Water... Suyun Sesi olarak çevirsek bile festivallerde Aşkın Gücü olarak lanse edilmiş. 



Fakat 13 adaylığı olmasını anlayamadığım bir filmdi. Yani izlediğim Fantastik-Romantizm türündeki filmlerden hiçbir farkı yoktu bence. Güzel ve Çirkin'in Güzel ve Balık adam versiyonu diyebiliriz mi?


Kim ne derse desin bir filmi izlettiren en büyük etkenlerden biri fragmandır. Fragmanı izleyince çok etkilenmiştim. İzlemeliyim dediğim bir filmdi.


Filmi izlerken de ilk başta çok etkileniyorsunuz sonrası ya aslında böyle bir şeyi ben izledim duygusu yaşıyorsunuz.  Komiktir zaten film senaryosu için çalıntı iddiası ortaya çıkmış. Bir oyundan senaryosunun bir filmden ise sahnelerinin çalıntı olduğu söyleniyor.



Konusu: "Soğuk Savaş yıllarında Amerikan hükümetinin gizli bir araştırma tesisinde temizlikçi olarak çalışan dilsiz Eliza Esposito (Sally Hawkins), sıradan geçen günlerinde mesaisine devam ederken, günün birinde arkadaşı Zelda ile birlikte büyük bir sırdan haberdar olur. Laboratuar koşullarında dünyada eşi olmayan bir yaratık üretilmiştir. Hem karada hem de suda yaşayabilen yaratık, zamanla Eliza'yla çok yakın bir bağ kuracaktır. Bakalım bu bağ onları nasıl etkileyecek?"


Filmin en canımı sıkan noktası ise belirgin bir çıplaklık içeriyor olması. Başrol kadın oyuncumuzun banyo sahneleri özellikle.. hem tek başına hemde deniz yaratığı ile olan banyo sahnesi.  O kısmı rahatsız ediciydi, gerek yoktu ama öyle çok ayrıntılı cinsellik sahnesi yoktu. Lan amma açık yazıyorum ha :D Anlatılmak istenen ikisinin arasındaki o müthiş aşktı. Bak işte o aşkı çok mükemmel anlattılar. Bir de sayelerinde yeni bir şey öğrendim; Zoofili, insan ve hayvan arası cinsel eylemi veya böyle eylemlere eğilim göstermeyi tanımlamak için kullanılan bir terim. Filmde bunun olduğunu iddia etmişler,  ben izlediğim için şunu diyebilirim, böyle bir şey yoktu. Zaten spoiler olmasın diye söylemiyorum ama başrol kadınımız da pek *****  biri değil aslında opps :D   Söylemedim :)

Aslında aşklarını şöyle tarif edebilirim. İkisi de aynı durumda... İkisi de sesini duyuramıyordu. Ötelenmiş bir toplumda yaşamaya mahkum edilmiş bir kadın...Bir laboratuvar'da hapis hayatı süren deniz canavarı. Deniz canavarıyla aralarında bir bağ kurulmasının nedeni tamda buydu bence.Bu açıdan çok derin bir filmdi. Tüm bu anlattıklarımla bu filmin hikayesi yerine filmin masalını dinlemeye hazır olanlar bu filmi izlesinler derim. Zira fantastik ve masalımsı bir hikaye izleyecekler.

Filmi daha ilginç kılan kısım ise 1960'ların Amerika'sını anlatıyor olması. Dansın, müziğin fırtına gibi estiği tarihler anlayacağınız. Filmde de izleri var elbet.



Masalsı ve etkileyici yapımları seviyorsanız mutlaka izlemelisiniz. Masalsı desem de çocuklar için uygun değil bence. Ama unutmayın ağır ilerleyen, etkili sahneleri var. O bahsettiğim ufak açplı çıplaklık sahnelerini 5 saniyelik ilerle tuşuyla es geçebilirisiniz. Cidden zararsız sahnelerdi.. Gereksizdi ama bence metafor yaratmak adına o sahneleri yerleştirmiş yönetmen.

Bir diğer ilginç tarafı ise Filmdeki yaratık,  Ben10 adlı çizgi dizideki deniz yaratığına çok benziyor.

Buyrun: 
Filmdeki Deniz Yaratığı
Çizgi dizideki yaratık :)

Aşkın gerçek bir formu yok diye haykıran filme şans vermek isterseniz, film izleme sitelerinden izleyebilirsiniz. Dublajlı ya da altyazılı izlemek isteyenler ise film 16 Şubat'ta vizyonda olacak!

Okuduğunuz için Teşekkür Ederim ^_^



3 yorum:

  1. Güzelmiş helal olsun

    YanıtlaSil
  2. Helal olsun beğendim ilk kez blog sayfanı gordum

    YanıtlaSil

Nasılsın? Mutlu musun bari?